OEO STUDIO ile Söyleşi

 

“Trendlere inanmıyoruz; tasarımın zamana karşı dayanması gerektiğine inanıyoruz”

 

İskandinav minimalizminin köklü tasarım mirasını Japon zanaatkârlığının incelikleriyle harmanlayan OEO Studio, Kopenhag merkezli ve Tokyo’da bir proje ofisi bulunan bir tasarım stüdyosudur. Fazlasıyla doygun hale gelmiş "Japandi" kavramından uzak duran stüdyo, bunun yerine kendi felsefeleri olan Çekici Minimalizm doğrultusunda hareket ediyor. &Tradition için tasarladıkları Ita koleksiyonu, yalnızca gerekli olanı bırakıyor.

OEO Studio’nun Tasarım Direktörü Thomas Lykke ile bu parçalar üzerine konuştuk ve ilk bakışta fark edilmeyebilecek detayları birlikte keşfettik.

 

Yeni Ita koleksiyonu, “yeter artık” duygusundan ilham alıyor. Peki onu kalabalığın içinden sıyrılan bir tasarım haline nasıl getirdiniz?

Dünya, ürünlerle dolup taşıyor. Bu nedenle, deyim yerindeyse masaya yeni bir şey getirmek oldukça zor olabiliyor. Biz her zaman farklı bir şey sunmaya çalışıyoruz, ancak bu fark bazen çok ince bir detayda gizli olabiliyor — örneğin montaj sürecinde. Ita tasarımı da tam olarak bu duruma bir örnek.

Çoğu zaman en basit fikirler, en karmaşık olanlardır. Ita'nın tüm felsefesi, düz paketlenmesi ve kolay monte edilebilmesi üzerine kurulu. Tasarımı neredeyse hiç alet kullanmadan, son derece kolay bir şekilde bir araya getirilebilir hale getirmek istedik. Tıpkı Japon marangozluk sanatı miyadaiku gibi — zaten Ita’ya ilham veren şey de buydu.

 

Yirmi yılı aşkın süredir Japonya’yı ziyaret ediyorsunuz. Tokyo’da bir proje ofisiniz var ve oradaki zamanınızı anlatan yeni bir kitabınız yayımlandı. Japonya’da sizi hâlâ ilham veren şey nedir?

Estetik anlayışımızın kültürlerin bir birleşiminden ve benzer yönlere duyulan ortak takdirden doğduğuna inanıyorum. Japonya’da bulunduğumuz zamanlarda çoğu zaman çok ince, hatta tesadüfen fark ettiğimiz detaylardan ilham alıyoruz. Bu detaylar daha sonra işlerimizin bir parçası hâline geliyor — bu yaklaşım, aslında eski Danimarkalı ustalarımızın tasarım süreçleriyle de oldukça örtüşüyor.

Hans Wegner, Poul Kjærholm, Finn Juhl, Kaare Klint gibi isimlere bakarsanız, hepsi ilhamı başka kültürlerde aramışlardır. Bence bu tamamen açık fikirli olmak ve etkilenmeye istekli olmakla ilgili.

 

Bu arayışınız aynı zamanda “Çekici Minimalizm” felsefenizi geliştirmenize de yol açtı. Bize bundan biraz bahseder misiniz?

Çekici Minimalizm, stilimizi tanımlamak için kullandığımız bir ifade. Yıllar içinde geliştirdiğimiz ve gerçekten bizi yansıttığını düşündüğümüz bir yaklaşım. “Ne anlama geliyor?” diye sorulduğunda bu oldukça ilginç bir konu oluyor. “Çekici” olan şey, sizi kendine çeker; “minimalizm” ise azaltmak, arındırmakla ilgilidir. Ancak yıllar içinde minimalizmin anlamı biraz bozuldu diyebiliriz. Sadece beyaz bir oda değil elbette — evet, bu da bir minimalizm türüdür — ama aslında çok daha fazlasıdır.

Minimalizm bizim için dinginlik bulmakla ilgilidir. Çekici Minimalizm, sadeliği zenginlikten uzaklaştırmak değil; “yeter, bu kadarı yeter” dengesini bulmakla ilgilidir. Yalnızca orada olması gereken, bir amacı olan detaylara yer vermekle ilgilidir.

 

Minimalizm artık biraz moda kelimesi hâline geldi diyebilir miyiz?

Evet, bir tür trend diyebiliriz. Ama ben trendlerin pek hayranı değilim. Çünkü mesajı sulandırıyorlar — ve sanırım bu yüzden Japandi gibi kavramlara da pek sıcak bakmıyorum. Her şeyi tek bir kelimeye indirgemek, ne Japonya’ya ne de İskandinavya’ya adil bir yaklaşım. O kadar derin bir tarih, bilgi ve tutku var ki… ama hepsi tek bir terime indirgeniyor.

Çoğu zaman düşünüyorum: “Dünyanın diğer ucunda yaşıyorsan, ne Japonya’ya ne de İskandinavya’ya yakınsan, Japandi gibi bir şeyi nasıl gerçekten benimseyebilirsin?” O noktada, bu kavram hem metaforik hem de coğrafi bağlamından tamamen kopuyor ve geriye sadece bir stil kalıyor, değil mi?

Bu yüzden, bu tür trendlerin çok sınırlayıcı olduğunu düşünüyorum. Belki iletişim açısından kısa vadede işe yarıyor olabilir, ama o kadar. Japonya ve İskandinavya’nın karakteristik özelliklerini, bu iki kültür arasındaki benzerlikleri anlatmak bence tek bir kelimeden çok daha ilgi çekici.

 

Bu, “Japandi” gibi geçici bir kelimenin aksine, bazı değerlerin kalıcılığıyla ilgili.

Evet, tam olarak öyle. Bu özellikle Japonya gibi ülkeler için çok geçerli. Orada bir şeyi gerçekten iyi yapabilmek için, o konuda uzun süre çalışmak gerektiği kültürel bilinçte yer etmiş durumda. İster ahşap işçiliği, ister seramik ya da tekstil olsun — konu ne olursa olsun. Bu, bir ömür boyunca içten gelen bir beceriyi besleyerek, onu derinlemesine geliştirme anlayışı.

Bence böyle köklü bir yaklaşıma, “Japandi” gibi bir kelime atamak, bu iki kültürü birleştirdiğini iddia eden bir pratiğe yeterince saygı göstermemek olur. Bu bizim için Japonya’ya saygı duruşu göstermek değil; Japonya’ya gerçekten saygı duymakla ilgili.

Bu ikisi arasında büyük fark var. Bir ülkeye saygı duruşunda bulunmak daha çok “İşte ben böyle görüyorum” demek gibi. Ama biz öyle görmüyoruz. Japonya’ya övgü sunuyoruz demek istemiyoruz. Bizim için onu göstermek yerine, o saygıyı incelikle yansıtmak daha anlamlı. Anlatabiliyor muyum? Bu, sadece “Japandi” kelimesi için değil, hayatın birçok alanı için geçerli bir düşünce biçimi.

Bu düşünce tarzı, bizim çalışma yöntemlerimize yerleşmiş durumda ve Ita koleksiyonunda da yansıyor. Biz, yüzeyin altına inen ve duygusal bir düzeyde insanlara hitap eden tasarıma inanıyoruz. Tasarım bizim için sadece görünen değil; hissedilen bir şeydir.

A group of rocks on a shelfDescription automatically generated
A shelf with objects and a model airplaneDescription automatically generated

Orijinal Makale: https://www.andtradition.com/journal/in-conversation-with-oeo-studio

İlham
Keşfetmeye Devam Edin
Tasarım dünyasının en etkileyici hikayelerini keşfedin
Tümünü Gör